Ruhun şad olsun!

Bir milletin matemidir 10 Kasım...
Ulu önder, eşsiz Türk Mustafa Kemal Atatürk... Vatansever Türk gençleri daima gösterdiğin hedefe doğru yılmadan, yorulmadan ilerleyecektir.Çünkü dinlenmemek üzere yola çıkanlar asla ve asla yorulmazlar! Seni her gün daha çok özlüyoruz ve her 10 Kasım'da yaşadığımız özlem artıyor.Sana karşı kalbimizde taşıdığımız sevgiyi kıskananlar ve senin kazandığın başarıları hazmedemeyenler seni karalıyor, sana haketmediğin iftiralarda bulunuyorlar. Ancak kanında işgalciler ile işbirlikçilik etmek ve hainlik bulunanların yaptıkları hiçbir vakit amacına ulaşamayacaktır.Biz asla vatanımızın parçalanmasına izin vermeyeceğiz. En kötü ihtimalle, yalnız başımıza kalırsak, senin dediğin gibi elimizde bir silah ve bayrak, vatanın herhangi bir yerinde mevzilenecek, düşmanı bekleyecek ve bayrağımıza kanımızı içire içire canımızı vereceğiz...
Sen istirahatgahında rahat uyu, ruhun şad olsun Atam! Rabbim seni saklasın!
Seni asla unutmayan vatansever Türk gençleri adına...
Eğitim ordusundan bir nefer....
Nene Hatun'u bilir misiniz?
Nene Hatun (d. 1857- ö. 22 Mayıs 1955) 93 Harbi olarak da anılan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Erzurum'daki Aziziye Tabyası'nın savunulmasında kahramanca çalışarak adını tarihe yazdıran Türk kadınıdır. Aziziye savunmasına 20 yaşlarında genç bir gelinken, küçük yaştaki oğlunu ve 3 aylık kızını evde bırakarak katılmıştır.
Nene Hatun 1857 yılında Erzurum'da doğdu. 1877 yılında 8 Kasım'ı 9 Kasım'a bağlayan gece, Osmanlı vatandaşı olan Ermeni çeteleri Erzurum'un Aziziye Tabyası'na girmeyi başarmışlardı. Tabyayı koruyan Türk askerlerini uykuda yakalayıp kılıçtan geçirdiler. Bu sırada arkadan gelen Rus askerleri ise hiçbir zorlukla karşılaşmadan tabyayı ele geçirdiler. Baskından yaralı olarak kurtulan bir er haberi Erzurumlulara ulaştırdı. Sabah ezanından hemen sonra "Moskof askeri Aziziye Tabyası'nı ele geçirdi" şeklinde minârelerden Erzurum halkına haber verildi. Bu haberin ardından Erzurum halkından silahı olan silahını, olmayanlar ise balta, tırpan, kazma, kürek, sopa ve taşları ellerine alarak Tabya'ya doğru koşmaya başladılar. Koşanlar arasında, erkeği cephede çarpışan Nene Hatun da vardı. Ağabeyi Hasan bir gün önce cepheden yaralı olarak gelmiş ve kollarında can vermişti . Nene Hatun üç aylık bebeğini emzirdikten sonra, "Seni bana Allah verdi. Ben de Ona emânet ediyorum." diyerek vedâlaştıktan sonra bir kaç saat önce ölen ağabeyinin tüfeğini alarak sokağa fırlamıştı.
Erzurumlular, ölüme gittiklerini bildikleri halde, Aziziye Tabyası'na doğru koşuyordu. Tabyaya yerleşmiş olan Rus askerleri, gelenlere yaylım ateşi açtı. Ön sıradakiler o anda şehit oldular. Arkadakiler, geri çekilmek yerine daha bir kararlı ve hızlı olarak ileri atıldılar. Demir kapılar kırılıp içeri girildi. Göğüs göğüse bir savaş başladı. Mükemmel silâhlarla donanmış Rus ordusu, baltalı-tırpanlı, taşlı-sopalı halk karşısında yarım saat tutunabildi. 2300'e yakın Rus askeri öldürülüp, Tabya geri alınmıştır. Türk tarafında ise 1000 kadar şehit verilmiştir.
Nene Hatun o günleri özetle şöyle anlatmıştır:
- Ağabeyim Hasan cepheden ağır yaralı olarak bir gece önce eve gelmişti. Bir yandan ona bakarken, bir yandan da 3 aylık çocuğumu emziriyordum. Kardeşim o gece kollarımın arasında öldü. Sabaha karşı minarelerden 'Moskof Aziziye'ye girdi' diye haykırışlar başlayınca, kardeşimin alnını öpüp, 'Seni öldüreni öldüreceğim' diye and içtim. Yavrumu Allah'a emanet ettikten sonra, ağabeyimin tüfeğini ve satırımı alıp dışarı fırladım. Sel gibi Aziziye'ye akıyorduk. Tabyanın mazgallarından düşman ölüm yağdırıyordu. Düşmanda iyi silah vardı, bizde de iman. İleri atıldım. Dadaşlar arasına karıştım. Satırım durmadan kalkıp iniyordu.
Tabya'nın geri alınmasının ardından, aralarında Nene Hâtun'un da bulunduğu yaralıların tedâvisine başlandı. Fakat bu sırada Nene Hâtun yaralı olmasına rağmen diğer yaralıların tedavisini yapmak için çalışmıştır. Nene Hâtun bu özverisiyle tanınıp, saygı ile sevilmiştir.
Nene Hatun'un vatan için gece başlayan mücâdelesi, tüm düşman Erzurum'dan kovuluncaya kadar devam etti. Erzurum'un her karış toprağında cephâne taşıyarak, yaralılara hemşirelik yaparak, yemek pişirerek, su dağıtarak, hizmetten hizmete koşarak destanlaştı. Gazi Ahmed Muhtar Paşa'nın zaferinde Nene Hâtun'un ve onun vatan aşkını paylaşan bütün insanların da payı vardı.
Ölümünden bir yıl önce kendisini ziyaret eden NATO'da görevli Amerikalı subayın bir sorusuna: "Ben o zaman gereken şeyi yapmıştım. Bugün de gerekirse aynı şeyi yaparım" cevabını vermişti. 1955 yılında yılın annesi seçilmiştir. 98 sene yaşadığı Erzurum'da 22 Mayıs 1955'de zatürre hastalığından dolayı 98 yaşında vefat etmiştir. Nene Hatun, kurtuluş mücadelesini verdiği Aziziye Tabyası'na defnedilmiştir. Türk Kadınlar Birliği tarafından ölümünden 1 yıl önce yılın annesi seçilmiştir.
Babil'in Asma Bahçeleri
Milattan önce 7. yüzyılda Babil kralı Nebukadnezar tarafından yaptırılmıştır. Babil'in çorak Mezopotamya çölünün ortasında, ağaçlar, akan sular ve egzotik bitkilerin bulunduğu çok katlı bir bahçedir. Coğrafyacı Strabo'nun 1. yüzyıldaki tanımına göre:
"Bahçeler birbiri üzerinde yükselen kübik direklerden oluşuyordu. Bunların içleri çukurdu ve büyük bitkilerin ve ağaçların yetişebilmesi için toprakla doldurulmuştu. Kubbeler, sütunlar ve taraçalar pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştı. Yüksekteki bahçeleri sulamak için Fırat Nehri 'nden zincir pompalarla su yukarılara çıkarılıyordu. Bu şekilde üst seviyelere taşınan su, bahçeleri sulayarak teraslardan aşağıya doğru akıyordu"
Söylentiye göre Nebukadnezar bu yapıyı sıla hasreti çeken karısı Semiramis için yaptırmıştır. Semiramis Medes kralının kızıdır. Söylentiye göre Mezopotamyanın düz ve sıcak ortamı onu bunalıma itmiş, kral da karısının hasretini sona erdirmek için yapay dağların olduğu, suların aktığı yemyeşil bir bahçe yaptırmıştır. Bu yüzden bazen Semiramis'in asma bahçeleri olarak da anılır.
Babil'in asma bahçelerinin günümüze gelen kesin izleri yoktur. Fakat, bölgede araştırma yapan arkeologlar, Babil'deki sarayın kuzeydoğusunda görünüşü garip olan temel ve tonozlar buldular. Bunların Babil'in Asma Bahçelerine ait olduğu düşünülmektedir. Babil'in Asma Bahçeleri, klasik yazarlar tarafından ayrıntılı bir şekilde tanımlanmıştır. Günümüzde bu tanımlara göre çizilen resimler bulunmaktadır. Küçükken sandığımız gibi bu efsanevi bahçeler bir yerlere asılı fidan değildir, sadece sütunlarla desteklenen taraçalar üzerinde kurulmuştur.
Babil'in Asma Bahçeleri'nin temsili resmi
Mustafa Kemal Atatürk'ün anılarından seçmeler...
Atatürk ve Mehmetçik...
ATATÜRK diyor ki; "Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir. Her zaferin en büyük payı senindir."
Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ ün muharebe meydanlarındaki başarılarının sırrı Mehmetçik’le bütünleşmesinde aranmalıdır.
Büyük Taarruzu başlattığımız 25/26 Ağustos 1922 gecesi... Yunan Ordularının Başkomutanı General Hacı Anesti, İZMİR’de kuş tüyü yastıklarda sabahlarken; Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, KOCATEPE’de Mehmetçik’le omuz omuzadır. Tıpkı Mehmetçik gibi, kaputunu üstüne çekerek, öylece sabahlar.
Büyük Taarruzdan tam bir yıl önceki SAKARYA Meydan Muharebesinde de, göz yaşartan nice öyküler yaşanmıştır. İşte bunlardan sadece birisini, Garp Cephesi Kurmay Başkanı (Rahmetli Orgeneral) Asım GÜNDÜZ’den aktaralım:
"YENMEYEN TAVUK"
O gün Duatepe’de düşmanın iniltisini sevinç gözyaşları ile kutluyorduk. Mürettep Kolordumuzun Kurmay Başkanı Hayrullah Bey, bir akşam yemeği hazırlamıştı. Ancak, ortada bir cılız tavuk ile, dört beş dilim siyah ekmekten başka bir şey yoktu.
Dünden beri ağzımıza en ufak bir lokma girmemişti. Gazi Paşa, İsmet Paşa, Ben, Kazım Bey, sofraya bağdaş kurduk. Hayrullah (Fişek) Bey, Tevfik (Bıyıklıoğlu) Bey, Salih (Bozok) Bey biraz uzaktaydılar.
ATATÜRK, Kolordu Komutanı Kazım Bey’e dönerek:
Erlere yiyecek ne verebildiniz? diye sordu.
Kazım (Özalp) Bey şaşırdı, durakladı, Kurmay Başkanı’na dönerek:
- Hayrullah Bey, erlere ne verebildik? diye sordu.
- Efendim, dün sabah tedarik ettiğimiz buğdayı, kavurmaları için birliklere dağıtmıştık...
- Mustafa Kemal Paşa, biraz durakladıktan sonra ayağa kalktı ve tavuğa el sürmeden çadırına doğru yürüdü... Biz de onu takip ettik. Ne tavuk, ne de bir dilim ekmeğe el sürebilmiştik. O akşam hepimiz yine aç yattık...
BÜYÜK TAARRUZ VE BÜYÜK ZAFERDEN GÖRÜNTÜLER
Topçularımızın 26 Ağustos sabahı Saat:4.30’da açtığı ateşle Büyük Taarruz başladı. İlk hamlede, Yunan Ordusunun elindeki tahkimli mevziler ele geçirildi ve 27 Ağustos’ta AFYON Kenti işgalden kurtarıldı. Yenik düşman, 27 Ağustos gecesi İZMİR’e doğru çekilmek istedi. Fakat, Fahrettin (Altay) Paşa komutasındaki süvarilerimiz düşmanın gerilerine sarkarak, çekilme yollarını kesmişti. 30 Ağustos günü, beş Yunan Tümeni DUMLUPINAR kuzeyinde çepeçevre kuşatılarak imha edildi. Bu çemberden kaçıp kurtulmayı başaran General Trikupis, 2 Eylül günü, UŞAK civarında yakalandı. Süvarilerimiz düşmanın haberleşme imkanlarını ve demiryolu bağlantısını kesmişti. Bu nedenle, Trikupis Hacı Anesti’nin görevden alınarak kendisinin "Küçük Asya Ordusu" Başkomutanlığına atandığını esir düştüğü birliğin komutanından öğrendi.
Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Mareşal rütbesine henüz terfi etmiş bulunan Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa ve Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşa 3 Eylül günü UŞAK’ta iken, esir Yunan Generalleri Trikupis ve Diyenis 1’nci Ordu Komutanı Nurettin Paşa ile 4 ncü Kolordu Komutanı Kemalettin Sami (GÖKÇE) Paşa’nın arasında, Gazi M. Kemal Paşa’nın huzuruna getirildi. ATATÜRK esirlere yer gösterip, kahve ısmarladı ve sonra; "Nasıl oldu, anlatın?" diyerek, düşman tarafında yaşananları sorguladı...
General Trikupis, Büyük Taarruzun başladığı gece AFYON da bir baloda eğlendiklerini; bir ucu KÜTAHYA’da, diğer ucu AFYON’daki Türk Taarruzunun Yunan mevzilerini süratle ezip geçtiğini; sele kapılmış gibi MURAT Dağı eteklerine sürüklendiklerini ve KIZILTAŞ Deresi yamaçlarında kapana kıstırıldıklarını, bütün çıplaklığı ile anlattı.
Bundan sonrasını bizzat General Trikupis’ten dinleyelim:
Esir Yunan Generali, bozgunu böylece anlattıktan sonra, Gazi’ye sorar:
"Peki, siz bu savaşı nereden yönetiyordunuz?
ATATÜRK yanıt verir: "İşte, tam o süngülerin parladığı yerden"
Trikupis şaşırır, müthiş bir heyecana kapılır ve saygı ile doğrulur; "Savaş böyle kazanılır" der. "Yoksa, yüzlerce kilometre uzaklıktaki bir yattan, harita üzerinde pergelle ölçüp biçerek, savaş yönetilmez"...
ÖZETLEYECEK OLURSAK;
Büyük İskender, Sezar, Napolyon gibi tarihte ün kazanmış nice liderler ihtişam içerisinde, göz kamaştırarak baş olmuşlardır. Ancak, onların başarıları kalıcı olmamış ve yaşamları hüsranla sonuçlanmıştır. ATATÜRK ise, tıpkı Mehmetçik gibi kibirsiz bir kahramandır. Bir anlamda O’da bir Mehmetçik’tir. O hem Mehmetçik ve hem de Ulusumuzun Ebedi Başkomutanıdır.
***************************************************************
Afyonkarahisar hatlarının çözülmesi sonunda birkaç Yunanlı tutsak, geceleyin Mustafa Kemal'in çadırına getirilmişti. Bunlardan birisi, Mustafa Kemal'in doğup büyümüş olduğu Selanik'ten gelmişti. Yüz, kendisine yabancı gelmediğinden ve üniformasında da hiçbir bellilik görmediğinden kim olduklarını ve rütbelerini sormaya başlamıştı.
- Binbaşı mısınız?
- Hayır.
- Albay mı?
- Hayır.
- Korgeneral mi?
- Hayır.
- Peki nesiniz?
- Ben Mareşal ve Türk Orduları Başkomutanıyım! Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Yunanlı kekeledi:
- Bir başkomutanın savaş hattına bu kadar yakın yerlerde dolaşması işitilmiş değil de!..
General SHERRIL
Kaynak: General Sherril - Atatürk Nezdinde Bir Yıl Elçilik, 1935
**************************************************************
Atatürk, ünlü güreşçi Kurtdereli'ye ödül olarak 1000 liralık bir İş bankası çeki veriyor, ve çeki Mustafa Kemal Atatürk olarak imzalıyor tabii..pehlivan çeki bankaya götürüyor, kendisine 1000 lirayı ödüyorlar muazzam bir para!..ama Kurtdereli hala bekliyor...ne bekliyorsun? diye sorunca çeki beklediğini söylüyor. Parayı aldın, çek bizde kalacak. O zaman Kurtdereli, alın 1000 liranızı çekimi geri verin, onda Atatürk'ün imzası var diyor ve parayı geri verip, sevinçle çeki alıyor.
**************************************************************
17 Kasım 1937 gecesi, Atatürk'ün Elazığ'a gelişi şerefine halkevinde bir toplantı düzenlenmişti. Birden kapı açıldı, Atatürk binayı sarsan alkışlarla salona girdi. Yanında Başbakan Celal Bayar vardı. Herkes oturduktan sonra Celal Bayar salonun ortasına geldi ve:
"Arkadaşlar,
Düşman vatanın bağrına dayamış hançerini,
Yok imiş kurtaracak bahtı kara maderini..." dedi.
Vatan evladı Mustafa Kemal ise Celal Bayar'ın okuduğu ve Namık Kemal'e ait olan bu beyite şöyle yanıt verdi:
Düşman vatanın bağrına dayasın hançerini
Bulunur elbet kurtaracak bahtı kara maderini...
******************************************************************************
İngiliz kralı VIII. Edward İstanbul'a Atatük'ü ziyarete geldiği zaman,
Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce,
-"Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur,
onu bilen birisini, yahut bir aşçı bulunuz !...dedi.
Ve nihayet bu sofra merasimini bilen bir zattan öğrenerek sofrayı o
şekilde düzene koydular... Akşam kral sofraya oturunca kendisini kral sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk'e dönerek:
- "Sizi tebrik eder ve teşekkür ederim. Kendimi İngiltere'de
zannettim" diyerek memnuniyetini bildirdi. Sofraya hep Türk
garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak,
elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler de
halılara dağıldı.
Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildiler. Fakat Atatürk Kral'a:
- "Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim!"
dedi. Bütün sofradakiler Atatürk'ün bu sözlerine hayran oldular.
Atatürk garsona da "vazifene devam et" emrini verdi.
*********************************************************************************
Yugoslav Kralı Aleksandr, Balkan Atlantı'nın imzasını takip eden günlerde memleketimize gelmişti. Atatürk'le sohbeti sırasında, şahsına ve Türk Milleti'ne karşı duyduğu yakınlığı ve iyi hisleri ifade için dedi ki:
"-Cihan Harbini takip eden mütareke günlerinde, İtilaf devletleri Yunanistan'dan evvel Türkiye'yi işgali bana teklif etmişlerdi. Fakat hiç tereddüt etmeden bu teklifi reddettim, bunun üzerine Yunanlıları tercihe mecbur kaldılar."
Mustafa kemal muhatabının sözlerini sükunetle dinledi ve birden yerinden kalkıp, muhatabını şaşkınlık içinde bırakarak elini sıktı:
"-Size ve milletinize geçmiş olsun Ekselans..." dedi.
Ve anlatmak istedi ki, Türk topraklarına saldıran kim olursa olsun akibeti değişmeyecekti!
*********************************************************************************
ASKERLE GÜREŞ
Bir gezisinde, Kolordu binasının kapısında aslan yapılı bir Mehmetçik gördü. Çağırdı ve güler yüzle sordu:
- Sen güreş bilir misin?
Yanındakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçiği güreştirdi. Genç asker her zaman üstün geliyordu. Çok neşelendi, ayağa fırladı.
Ceketini çıkarıp Mehmet'e ense tuttu:
- Haydi, bir de benimle güreş!
Katıksız ve temiz Anadolu çocuğu Ata'sının yüzüne hayranlıkla baktı:
- "Atam," dedi. "Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu işi başarır?"
Gözleri doldu ve ağlamamak için gülmeye çalıştı.
************************************************************************************
Tuman(Teoman) Yabgu...
Teoman, (M.Ö. 220 - M.Ö. 209), Hunların(Hiung-nu) bilinen ilk tanhusu ve Mete'nin babasıdır. M.Ö. 3. yüzyıl dolaylarında yaşayan Teoman bilinen ilk Hun hükümdarıdır.
İlk dönemlerde Türk hükümdarlarına Yabgu da deniyordu, bu yüzden bazen "Teoman Yabgu" veya "Tuman Yabgu" da denirdi.
Türkî boyları dahil olmak üzere çeşitli gruplar arasında birliği sağlayarak, merkezi bir yönetim kurmuş ve böylece M.Ö. 220 yılında ilk Tanhu olarak iş başına geçmiştir.
Türk boyları o zamana kadar en yakınlarındaki Çin İmparatorluğuna birçok akın gerçekleştirmişti, her ne kadar bu akınlar Çinliler için tehdit oluştursa da, göçebe boyları hiçbir zaman birlikte hareket etmedikleri için büyük bir Hun akını olmamıştı. Teoman boyları birleştirince en başta Çin olmak üzere o dönemde Orta Asya'daki birçok farklı grubu ve topluluğu korkuttu.
Teoman'ın büyük oğlu olan Mete, veliahtı sayılıyordu. Yine de Teoman, başka bir karısına olan bağlılığı yüzünden Mete yerine, bu karısından olan oğlunu veliaht yapmak istedi. Mete'ye tanhuluğu vermemek için çeşitli tedbirler aldı ve diğer oğlunu tahta çıkarmak için uğraştı. Tüm bunlar Mete'nin ondan nefret etmesine neden oldu ve Mete tahtı babasından almak ve babası ile eşinden öç almak için bir ordu topladı. Mete 10.000 kişilik ordusu ile babasının üstüne yürüdü, Teoman'ı, Teoman'ın eşini ve bu eşinden olan veliahtı yapmak istediği oğlunu öldürdü (M.Ö. 209).
-Hun Devleti Teoman zamanında-
*vikipedi özgür ansiklopediden yararlanıldı.
Milli Eğitim

Kategori: 
9/11/2008